Pazartesi, Ağustos 24, 2009

Sahip olmanın dayanılmaz tadından her gün geberen bizler ruhumuzu üç-beş paraya sattık, satıyoruz.
Her gün kurulu bir maymun gibi kapısından içeri girdiğimiz işyerlerimizin, üzerimize üzerimize gelen o boğucu atmosferi bizi nefessiz bırakıyor.
Pahalı tayyörleri, en marka takım elbiseleri içerisinde 'the tudors' edası ile koridorlarda dolanan kadın ve erkeklerin arasında bizler hayatta kalmaya çalışırken , kullanmak zorunda kaldığımız kredilerin kara yükü altında bir böcek gibi eziliyoruz. Aldığımız her cep telefonunda, yenilenen avizede, döşemesi değişen koltukta, en yeni teknoloji LCD ekran TV de kendi ellerimizle boynumuza geçirdiğimiz ilmeği daha da sıkıyoruz. İlmek boynumuza daha sıkı oturdukça biz ölüyoruz. Belki de öldük. Bilmiyorum.

Üretimin çarkı dönüyor. Biz daha çok 'mış' gibi yapıyoruz. Sabah ve akşam hiç sektirmeden şirkete giriş ama 'çıkmayış' kartını' okutuyoruz. En ciddi toplantılarda sıkıntıdan kuruyup kalıyoruz. Zamanı katledip 'hayatı yaşadık' diyoruz. Sekiz saat önümüzde açık duran ekranlardan akan sayıları bir öyle bölüyoruz bir de böyle. Analizin de analizini yapıyoruz. Herkes birbirini doğruluyor. Projeleri bir öyle anlatıyoruz, olmadı bir de böyle.
En çok 'satan' kazanıyor. Best Seller. En hırslısı en çok övgüyü alıyor. Most Ambitious.
En kavgacı olan en birinci oluyor. En yumuşağı ise ayaklar altında ezilip paspas niyetine giriş kapısını süslüyor.
Biz ise o tıpkı ayırıksı otlar gibiyiz. Ne bizsiz oluyor, ne de bizle. Ait değiliz. Ama gidemeyiz.
Yani . No woman no cry. Bir nev-i Şili'ye özgürlük.

Hiç yorum yok: