Perşembe, Ağustos 27, 2009

Otoban (高速道路)

Direkleri dikmeye başladıklarında ılık bir Kasım ayıydı. İşciler sarı baretleriyle, kara sarı şeritli giysileriyle iki ayak üzerinde çalışan arılara benziyorlardı. Arılar kadar çalışkan. Arılar kadar verimli. Otoban kenarında dizi dizi dizilmeye başlayan her bir direğin şekli birbirinden farklıydı.
Darağacına asılı bir adama benzeyenler; Kafasını yana eğmiş bir korkuluk gibi olanlar ya da bir dikeybir tırtılı andıranlar.
Uzun, kısa…Ama hepsi de direk. Dilek.
Her gün aynı saatte 'otobana' çıkan bir grubun üyesiydim.
Birbirimizi arabalarımızın plakalarından tanırdık. Aramızda yazılmamış kurallar vardı ve onlara uyardık. Hiç birimizin aklına o kuralı ihlal etmek gelmezdi. Disiplinli bir gruptuk. Elit. Seçkin. İyi bir eğitim almış. Üst düzey yönetici.
Her sabah aynı yolda buluşur, rütbemizin bize buyurduğu şekilde otobandaki beş adet şeridi sırasıyla bölüşürdük. En düşük olanımız en sağda, en yükseğimiz ise en solda. Hepimiz rütbemize uygun hızda kullanırdık arabamızı.
Otobanımız ise…
Otobanımız bizim varlığımızı ortaya koyup, kendimizi en kendimiz hissettiğimiz bir yerdi. Binbir surat bir otobandı bizimki. Her gün aynı yolu, aynı saatte, aynı düzende aldığımızı bilmesem, otobanımızın her gün başka bir mekâna kendini ışınladığına inanasım gelirdi. Felaketim olurdu ağlardım.
Her gün başka bir yüzünü gösterirdi bize. Bir gün üzerini saran tül gibi şeffaf bir sisin içinde şeklini kaybetmiş ağaçların yola düşen gölgeleri altında arabalarımızı hip-hop ritminde sürerken, başka bir gün kalıp gibi kalın mı kalın bir sis tabakası zorla delerek zar zor da olsa yolumuzu bulmaya ve birbirimizin tekerleklerinin izini kaybetmemeye çalışırdık.
Bazen öyle günler olurdu ki, bir sonraki dönemeç sanki başka bir gezegenin bağlantısı gibi gelirdi bize. Böyle anlarda en yüksek rütbeli olanımız arabasını sağa, emniyet şeridine çeker, o dönemecin sonundaki gezegenin neresi olduğunu anlamaya çalışır, saatine bakar, kafasını kaşır ve ellerini arabasının kaportasını üzerine koyar kravatını usulda gevşetirdi.
Bizler ise onun bu törensel hareketlerini huşu içinde seyreder, göstereceği yolun önümüzde açacağı gizlerin heyecanı içinde kendimizden geçerdik.
Otobanın önümüzde açtığı olasılıkların sonu yoktu. Sonu olmayan bir aynılık. Aynı. Aynı. Aynı. Değişkenliğin yersiz ve yurtsuzluğu. Değişkenliğin cennetten kovuluşu. Bu aynılık, tekdüzelik, anamızın rahmi, doğum öncesi huzur ve bilinçsizliğin o derin karanlığı idi bizler için.
Etrafındaki manzara, görüntü ne kadar değişirse değişsin, gideceğin yeri bilmek. Gişelerden çıkınca sağa döneceksin. İşte bu kadar basitti: otoban hayatı.
Bu bilgi kendimi çok iyi hissettiriyordu. Önümü görmek. Gişelerden çıkınca sağa döneceğimi bilmek bana garip bir huzur veriyordu.

Otoban grubuna katılmam çok zor olmamıştı. İyi giyimliydim. Gümüş grisi bir arabam vardı. Yöneticiydim. Otobanı ilk kullandığım gün, etrafımı bala üşüşen arılar gibi sarıveren arabaların içinde bana beyazlatılmış dişleriyle gülümseyen bronz kafaların 'OK' onayıyla ben de birdenbire onlardan olmuştum.
Uzun parmaklı ellerimle havalı havalı saçlarımı geriye tarayışım ve benim de aynen onların ki kadar parlak dişlerimi sırıtarak hafifçe göstermem...
Onları etkilemiştim. Beni en sağa aldıklarında artık onlardan olduğumu biliyordum.
Otoban.
Geçip giden zaman
Olasılık

Tekdüzelik bana çok iyi gelmişti.
Kimse sonsuza kadar yaşayacak kadar dikkatli olamaz ama yine de deneyebiliriz.

Hiç yorum yok: